Ana Sayfa Dini Filmler  Dini Hikayeler   Dini BiLgiLer  NaMaz KLip İzLe Arama

islami Chat

   Ana Sayfa
   Dini Sohbet
  Damar Sözler
  Abdest - Gusul
  bedava program indir
  Biraz TebeSSum
  Cennet - Cehennem
  Dantel Örgü - El İşleri
  Dini Film izle
  Dini BiLgiLer
  Dini Chat Hazır Kodlar
  Dini Chat OdaLari
  Dini Chat özel videoLar
  Dini Chat Unreal Özel
  Dini Hikayeler
  Dini Mirc Komutlari
  Dini ResimLer
  Dini Ruya tabirleri
  Dini Sohbetler
  Dinim islam
  Diyet Listeleri
  Dualar
  Edebiyat
  Fikralar
  Güzel Sözler
  Hanım Sahabiler
  Hazir Mesajlar
  iLahi Sözleri
  iLahi Dinle
  islam da Kadin
  Kadın Giyim Takı Moda
  Kurban
  Mahrem Konular
  Mobilya Dekorasyon
  Namaz
  ölum ve Kabir Hayati
  Osmanlı Tarihi
  Peygamberler - Evliyalar
  PratiK BiLgiLer
  Ramazan ve Oruc
  ResimLi Sözler
  Ruh
  Sağlik
  Sesli Siirler
  Sihir Şeytan Ruh
  Siirler
  Yemek tarifleri
  Şifalı Bitkiler
  iletişim
 
sitemap

GogLe sitemap         

 Kaderi okumak ama nasıl

Kaderi okumak ama nasıl - dini sohbet etme siteniz - en sevdiğiniz islami sohbet - youtube`de yayinlanan masal muzik şiir klip ezgi - kaliteli dini chat odalari - islami chat mynet sohbet mirc indir  
 

Okunma

1854
dini sohbet
KUR’ÂN ÂYETLERİYLE Rabbimizin biz mü’minlere en ziyade hatırlattığı hususlardan biri, İblis’in insana karşı onulmaz kini, bitmez hasedidir. Kendisinden düşük gördüğü insanın şeref ve kıymetini takdire yanaşmadığı için, ona bu şeref ve kıymeti bahşeden Rabbü’l-âlemîn’e de isyan etmiş; ve sonra, insan soyunun tamamını kendi düştüğü derekeye düşürerek içindeki hasedi dindirmeye yeltenmiştir.

Bu çabası içinde şeytanın ahdettiği birşey vardır: önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokularak, insanı Allah’ın hak yolundan saptırmak.

Bu dört yön, şeytanın insana karşı kurduğu tuzakların niteliğini de haber verir.

İblis insanlara önlerinden yanaşır; yani onu gelecek korkusuyla, ‘gelecek zaman’a dair endişe ve hesaplarla kaydırmaya çalışır. Arkalarından yanaşır; yani geçmişe dönük hesaplarla, geçmişin bazı olaylarını insanın zindanı haline getirerek, geçmişte yaşadığı bazı olay ve durumlardan bir isyan ve küfür hali devşirerek insanı saptırmaya girişir. Solundan da yanaşır insana; yani nefsin önüne koyduğu küfranî cazibeler, zehirli ballar, haram lezzetler ile onu hak yoldan alıkoymak ister.

Ve, insana, sağından da yanaşır. Yani, doğru ölçüleri yanlış bir sûrette tatbik ettirmek; hakikatin muvazenesini bozarak insanı istikametten alıkoymak sûretinde de insanı saptırmaya çalışır. Bilhassa mü’minlerin dikkat etmesi gereken şeytan tuzakları, bu yön üzerinde kuruludur.

Kulağa her zaman hoş gelen, hele ‘kişisel gelişim’ rüzgârının mü’minleri de ‘mü’minâne kişisel gelişim’ üzerinden etkilediği bir zamanda daha da hoş gelen bir tabir olarak ‘kaderi okumak,’ bu bakımdan, ölçüsü ve sınırı çizilmesi gereken bir söz olarak çıkar karşımıza. Çünkü görülen odur ki, insanı Allah’ın hak yolundan saptırmak için ona ‘sağından’ da yanaşan İblis, ‘kaderi okumak’ görüntüsü altında da doğru ölçüleri yanlış yerde tatbik ettirmekte, hakikatin muvazenesini ve tenasübünü böylece tağyir ve tahrife teşebbüs etmektedir.

Bunun dört tezahürü çıkar öncelikle karşımıza:

İlki, böylesi bir ‘kaderi okumak’ görüntüsü altında, ilâhî takdirin âdeta ‘determinizm’in kalıplarına hapsedilmesidir.

İkincisi, bu deterministik şartlanma içerisinde, olumsuz durumlar üzerinden, ümidin darbe görmesidir.

Üçüncüsü, böylece, mü’minlerin dünyasında merhametin de yitip gitmesidir.

Ve dördüncüsü, “Müstahak olundu ki böyle oldu” diye özetlenebilecek Cebriye kokulu bir ‘takdir’ ve ‘adalet’ görüntüsü altında, zulme karşı tepkisizliğe dinî ve kaderî bir kisve giydirilmesidir.

Açacak olursak:

Yaşanan olaylara ‘kader’ açısından bakma ve olayların bu seyirde cereyan etmesinin ardındaki ‘ilâhî takdiri okuma’ çabası içerisinde, ‘belirli sebeplerin belirli sonuçları doğurduğu’ bir ‘kaderî determinizm’ sıklıkla çıkıyor karşımıza. “Başımıza niye bu geldi?” “Çünkü şu noktada bir hatamız oldu.” Yani? “Bu hatamız olmasa idi, başımıza böyle birşey gelmeyecekti.” Veya, pozitif bir durum için düşünelim. “Neden böyle güzel bir ihsan bize nasip oldu?” “Çünkü şu noktada Allah’ın lütfunu iktiza eden bir kesbimiz var ki oldu.” Yani? “Bu kesbimiz olmasa idi, bu ihsana mazhar olmayacaktık.”

Oysa biliyoruz ki, hayatın içinde inişler de, çıkışlar da vardır. Yaşanan her musibetin bir hataya ceza veya keffaret olarak gelmesi gerekmediği gibi, gerçekleşen her ihsanın bir liyakata binaen gelmesi de gerekmez. Şu dâr-ı imtihanda, Allah kullarını imtihan eder. Meselâ dilediğine rızkını genişletir, dilediğine ancak yetecek kadar verir. Dilediğine sıhhat bahşeder, dilediğini hastalıklarla imtihan eder. Rızık genişliğini mutlak hayr, rızık darlığını ise mutlaka hata işareti olarak göremeyiz. Aynı şekilde sıhhatlilik halini isabet işareti, hastalık halini ‘hata işareti olarak göremeyiz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın bildirdiği üzere, “En çok musibete uğrayanların peygamberler, velîler, ve peygamberlere ve velîlere benzeyenler olması” gerçeği, böylesi bir determinizmi nakzeder. Yeryüzünde en büyük ve çeşitli musibetlere uğrayan kişi, Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamdır. Oysa hiç kimsenin, onun hayatını “Ne oldu da buna müstehak oldu?” diye okumaya hakkı yoktur. Okuyan da, ‘kaderi okumuş’ olmaz, ‘rahmeten li’l-âlemîn’ ve ‘habibullah’a karşı edepsizlik etmiş olur. Demek ki, yaşanan olaylardan kaderî bir işaret ve ders çıkarma çabası, her olayı ne yaptım-ne oldu determinizmine hapsetme sonucuna yol açmamalıdır.

Böyle bir deterministik okumanın, başına ekseriya iyi şeyler gelen insanları yanlış ve ‘iyimser’ bir okuma ile modern zamanların din adına dünyevîlik üreten Protestan püritenlerine dönüştürme ihtimali olduğu gibi; gerçekte ‘peygamberlere ve velîlere’ varis olabilecek bir istidadda olduğu içindir ki Allah’ın musibetlerin tazyikiyle ilmelyakînden aynelyakîn ve hakkalyakîne doğru urûc etmesini murad ettiği kulları bu musibetleri tam aksine bir ‘gadab tokadı’ olarak okuyarak onulmaz bir ümitsizliğe duçar olabilir. Olabilmektedir de.

Üçüncüsü ve sanırım bilhassa hem iç dünyalarımız, hem dış dünyaya dair tahlillerimiz açısından en önemlisi, kaderi böylesi bir kafayla okumanın, bizi ‘rahmet’ ve ‘merhamet’ten alıkoymasıdır. “Filan niye kaza geçirdi?” “Kimbilir ne halt işledi ki geçirdi.” “Feşmekân kadının çocuğu niye hasta olmuş acaba?” “Kimbilir kalbinde ne fesatlık vardı ki başına bu hastalık geldi.” “Filan ülkede deprem olmuş.” “Eh, müstehak idiler ki olmuş.” “Filan şehri sel basmış.” “Niye bu ülkede başörtüsü yasağı var?” “Mesture kızların aklından neler geçiyor ki Allah onları böyle imtihan ediyor!”

Görüldüğü gibi, ölçüsü ve sınırları çizilmemiş böylesi bir ‘kaderi okuma’ görüntüsü altında, başına bir musibet gelen her insanın arkasına bir yafta yapıştırma ve böylece o musibetzedelere rahmet ve merhamet nazarıyla bakma imkânını yitiriyoruz. Aklımız yaşanan musibetten sözümona ‘hikmet’ devşirirken, merhamet yitip gidiyor kalblerimizden.

Ve sadece merhamet değil... Böylesi bir okumanın dahilinde, daire-i esbabda üzerimize düşen bir vazife, meselâ dara düşmüşün yardımına koşma vazifesi, haksızlığa uğrayanın hakkını iadesi için çaba gösterme vazifesi, zalimin zulmüne engel olma vazifesi unutulup gidiyor. Masumun, mağdurun, mazlumun, musibetzedenin yaşadığının ardında bir ‘ilâhî tokat’ ve ‘ikaz’ ararken, zulmü gidermenin, adaleti ikâme etmenin bu dünyada mü’minlerin boynuna yüklenmiş bir ‘emr-i ilâhî’ olduğu gerçeği yitip gidiyor nazarlardan.

Kimbilir, kaderin böylesi bir surette okunması, en başta daire-i esbabdaki bu sorumluluğumuzdan kaçmak için, zayıf mazlumu müdafaa edeyim derken muktedir zalimin hışmını üzerimize çekmekten korktuğumuz için ürettiğimiz bir kaçamaktır belki de...

Bütün bu satırlar okunurken, nice akıllarda itiraz oklarının sivrildiğini fısıldıyor sezgilerim. Hele hele, “Ama Bediüzzaman da böyle yapmıyor mu?” kabilinden soruların ortalığa doluştuğunu hissediyorum.

Yolumun ışığı, hayatıyla ve eseriyle aydınlandığım Bediüzzaman’ın ‘kadere dair’ okumalarını, evet, biliyoruz.

Ama kadere dair böylesi bir okuma ile onun ‘kaderi okuması’ arasında, Cebriye ve Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet itikadı kadar farklar var.

Bediüzzaman Birinci Dünya Savaşının ardından bir ‘kaderi okuma’ nümunesi olarak “Rüyada Bir Hitabe”yi yazmıştı meselâ; ama ya Birinci Dünya Savaşında neredeydi Bediüzzaman? Bizatihî o savaşın içindeydi, bir yanda tefsirini yazarken bir yandan kâfire karşı bilfiil cihad ediyordu, bu halde iken yaralanıp esir düşmüştü. “Rüyada Bir Hitabe”yi yazdıktan sonra da, bir mücahedenin içinde gördük onu. “Başa gelene müstehakız” cebriyeciliği içinde bir teslimiyet hali üzere değil. Şu yatay düzlemde, sebepler dairesinde üzerine düşeni bedeli ne olursa olsun göze alıp yaptıktan sonra ‘takdiri okuyan’ biriydi Bediüzzaman; yatay düzlemde üstüne düşenden kaçmak için ‘kaderi okuyan’ biri asla değil...

Onu, bir ‘kaderi okuma’ nümunesi olarak ‘şefkat tokatları’nı yazarken de görmüştük. Ama rızası olmayanın ismini anmadan. Ve yaşanan olayı asla ve asla bir ‘oh olsun’ üslubuyla okumadan, bir dışlama vesilesi kılmadan...

Ve en önemlisi, yaşanan musibetin ardında tek bir ihtimali değil, iki ihtimali gözeterek. Yaşanan musibet ya geçmiş günahlara karşı bir uyarı ve keffarettir ümidini, veyahut bu musibet yaşanması murad olunan bir terakkiye vesile olmak içindir ümidini besleyerek...




  Yorumlar

 
Hamilelik Psikolojisi


farklı kırkyama seccadeleri


Kısa Hadisler


Doğruluk


Namazda unutkanlık


Yürek Esintileri


sabah duamız


HayırLı CumaLar Kardeşim


BekLiyoruM


ÖmRüMe


Manyağı Makbuldür


Dibi Tutmasın


Copyright © 2009 mIRCte 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dinichat.Net

Desing By eFe