|
|
|
 |
Okunma |
|
108 |
Facebookta Paylaş
VİRAN BİR GAZEL
Kırık dökük bir yüreğin iniltisi bu mersiye
Kırık dökük bir yüreğin iniltisi bu mersiye; Adı anıldığında okların yaylarından çıkıp cana saplandığı, Dizlerin takatsiz, cümlelerin mecalsiz kaldığı, Ondan bahis açılınca, Kelimelerin kaplarını bırakıp Kaf dağının ardına saklandığı, Tenin sarardığı, ruhun yangınlara kardığı bir Sevgiliye intizar olunmuştur
Sultanım, Üzerine gölgesi düşen yaprağı bile tonlarca yüke hamal yapan bu ıstırab, İçine düştüğü kalbi de yerlere çalmakta, Sensiz üzerine doğan her gün melalini katlamakta, Tanımsız ağrılar efkâr ve hissiyatı esir almış, paralamakta, Doğ ruhuma ki, aklım kahrın dibini bulmakta
Dikenlerle boğuşmaktan her yanı kana bulanmış bu elleri, Safayı gülşenine almaz mısın tek bir vakit, kölen olayım, Karanlıkların hâkim olduğu koca bir zindana açılmış bu gözleri Bir kerecik olsun ufukları kuşatan şerarene vasıl kılmaz, Ömründe tek gün olsun velûd bir sabaha uyandırmaz mısın?
Sana varan yolu, bir kere kaybetmiştim; Köprü altlarında bilsen ne kadar geceledim Belli ki âli bir kapının bendesi, yeşil bir havzanın kamışıydım Heyhat ki eşiğine sürmek için taşıdığım yüzümü kapına getirmedi ayaklarım, Yıllar var ki öteden beri figan edip duran sinemde Asırları bir hamlede aşan mukaddes nefhan makes bulamadı Bağrım korlu, soluğun uzaklarda kaldı
Sözlerim değil, kâkülü fuâd;ım tutuştu ilkin, Seni hissedemeyen kalbime her his haram, Kokunu duyamayan ruhuma her gül diken oldu Sürgün günlerini hesap etmekten sancılara mübtela, Gurbet kurbete nasıl döner diye düşünmekten Duman duman tütmedeydi; işte tam da bunun için, Gözlerim değil, aklım ağladı ilkin
Güneşe gerek yok, ışığın mevcudatı kuşatmada, Baharı gözlemek de neden, konuk olduğun gönüller goncalar gibi açmakta Ey Küre-i Arzın gördüğü en ıtırlı Şükufe! Bilirim, revah-ı tayyibenden halen hislenmede ervah-ı tayyibe, Hassas burunlar yedi kat semayı dolduran kokunu, Ta iliklerinde hissetmede
Adın, emanetine sadık kalamayan bu canda depremler demek, Yer ve zaman bu heyelanın sonunda pare pare dökülecek Bakamam sehaba ki, neredeyse başıma geçirilecek; Yeryüzünü tutsun için dağlara ne hacet? Cismim bu yük ile toprağı değil az kalsın magmaya inecek! Ey Şehikalar Seyyidi; gül ki ruhum kabzasından sıyrılıp tek hamlede yokluğa yürüyecek
Ey dürr-i can! Tahassürümü arzedecek bir elçi bulsam, Elimdeki ipe yaşlarımız değil, gözlerimi dizer veririm Zaten pek giryandır can; elverir ki çerağını pınarları kuruduktan sonra da görebilirim
Ey daima yakzân olan! Fakiri hoş eden bir hab-ı müebbet perdelemiş tüm ufku, Ötelere açılan göz kapaklarımda bir ağırlık ki, Sanki üzerine dağlar abanıyor, aciz kalbim gayri hayat pompalamakta zorlanıyor Ne olur bir kere daha hayat üfle yaşayan ölülere, Dönüp bir kez daha nazar etsen bu harab olmuş şehirlere, Bilirim baktığın yer filizlenecek, soluğun nereye değse yazgısı baştan şekillenecek
Ya hayalimde tüllenen afaki gölgeleyen tenden kurtulsa bir vakit can kuşum, Bakır setlerden daha yükseğe çıkıp uzaktan seyre koyulsa, Titreyen kalbi muhitinde kristalleşen ruhları görüp, Rahmana secdelere kapansa Ya da gül bağının çiğdemi olsa gözyaşım, Bir şafak sökümünde hiç değilse güneşler ortaya çıkana dek, Dalinda konuk olup rayihandan soluklasa
Ayazlar çok yakaladı yokluğundan sıtmaya tutulmuş kalbi, Gurbet çok tokatladı, kimsenin ağrısını sormadığı, Elleri buz kesmiş yitik bir çocuğu andıran bîtap idraki;
Artık aynı anda her yerde olup, Bıraktığın muhteşem hayat yadigarına, sözüne ve eylemine uzanan her ele davranacak, İncileri vefasız taşlara çeviren dişin, kızıla boyandığında yoktu ya; İki ateş arasında kalan misyonunu canı pahasına koruyacak, Ölüm olup, mirasına ihanet eden tüm şeraretin üzerine yağacak
Beyza KARAKÖSE
|